Sakız müzesi: Ağaçla insanın bütünleştiği yaşama dair...

Dünya çapında faydaları bilinen ve ticari değere sahip 'sakız' bugün sadece Sakız adasının güneyinde yetiştirilen sakız ağaçlarından elde edilip yine adada işleniyor. 2016 senesinde açılan Sakız müzesi konumu, yapısı, kapsamı, incelikli sunumları ile bu yerel değeri ve oluşturduğu köklü kültürü onurlandırıyor. 2014'te UNESCO'nun somut olmayan kültürel varlıklar listesine giren 'Sakız adasında sakız yetiştirme uzmanlığı' yüzyıllardır yerel topluluklar tarafından büyükten küçüğe aktarılarak devam ettiriliyor.  

Yaklaşık 52000 kişilik nüfusa sahip Sakız adasının ana yerleşimi merkez liman ve civarındaki kasabalarda iken, Sakız müzesi merkez limana 25km mesafede adanın güneyinde Pirgi köyüne bakan bir sırt üzerine konumlandırılmış. Sakız ağacı yetiştiriciliği, buradan gelişen üretim ve yaşam koşullarını ele alan müze, doğal olarak uygulama alanlarının olduğu bölgede yer alıyor. Müzeye yaklaştıkça sakız ağacı kümeleri giderek artıyor.  

Müze binası köyün bulunduğu ovadan gelen hakim esintiyi içine alacak şekilde bir sırtın üzerine kurulu. Bu konumu, kırsal dokuyu rahat algılamanın ötesinde, topoğrafyayı koku duyusu üzerinden de algılamayı sağlıyor.  Birbirine paralel iki bloktan oluşan müze binası, yarı açık mekanlar ile birleşerek esintiyi ustalıkla  yapının bir elemanı haline getiriyor. Lamine ahşap kirişlerle taşınan çatı, yapı kabuğunun dışına taşınmış kolonlar üzerinde duruyor. Bu strüktür yalınlığı sayesinde binanın taşıyıcı sistemi kolaylıkla okunuyor ve cam cephelerin hafifliği görünür hale geliyor.

Sakız sergisinin ilk bölümü ağacın nasıl yetiştirildiği ve işlendiğini fotoğraflarla, yılın belli aylarında yoğunlaşan işlemlerin kaydedildiği filmle ve araçların teşhiri ile aktarıyor. Devamında sakız üretiminin nasıl bir ticaret doğurduğu ve değişen yönetim sistemleri ile yerleşimin ve yaşam şartlarının nasıl etkilendiği yine görseller ve modellerle aktarılmış. Ayrıca 22 dakikalık animasyon film ile, tarih boyunca sakız üretiminin kültürel, politik, ekonomik ilişkilere, yerleşime ve bilimsel çalışmalara etkisi yaratıcı ve yalın bir dille anlatılmış.

Serginin devamında özgürleşen sakız üreticilerinin kurduğu kooperatifin yapısı, çalışma süreçleri, hem yazı ve görsellerle hem de üretim bandındaki cihazlara yer verilerek aktarılmış. Serginin son bölümü ise sakız içeriği ile üretilmiş tüm ürünlerin teşhir edildiği vitrinlerden oluşuyor.

Daimi sergi bölümünden açık araziye çıkıldığında sakız ağaçlarının ekili alanı başlıyor. Burada insanı sembolize eden demirden heykeller, yöre halkının ağaçlarla bütünleşen yaşantısına dair fikir veriyor.

Yazı içeriğini hazırlayanlar: And Akman, Merve Titiz
Fotoğraflar: And Akman

İnsan sağlığına duyarlı yapay mekanlar 

İnsanoğlu beş bin yıldır yerleşik bir düzen kurduğu, yapılaştığı yerlerde sürekli çevresini örgütlemiştir, nice kültürler oluşturmuştur. İnsan, iklim ve doğa kendi içinde işleyen yeni ekosistemler geliştirmişlerdir, yeni ekosistemlerde bir araya gelmişlerdir. Ekolojik ve kültürel bir uyum içinde, beş bin yılda şehir, köy ve tabiyat strüktürleri oluşmuştur.

Anadolu toprakları da binlerce yıllık zengin uygarlıkların yaşandığı, en uyumlu örneklerin sergilendiği bir yöre olarak, insanlığın kültürel mirasının korunması konusunda “evrensel sorumlulukları yüksek olan” coğrafyaların başında gelmektedir.   Bu uyum, yüzyılımızda giderek artan, ciddileşen bir tehdit altına girmiştir. İnsanoğlu, bu kısa süre içerisinde geliştirdiği ve kullandığı teknolojileri ve ekonomileri ile bugün holistik düşünce yeteneğini yitirerek,
binlerce yılda ulaştığı kültürel ve ekolojik uygarlığını tehlikeye sokmuştur. Doğa, mekan ve kültürler harcanmıştır, ısraf edilmiştir. Bugün örgütlediğimiz çevreler, oluşturmaya ve korumaya çalıştığımız kültür, doğal yaşamsal ihtiyaçlarımıza cevap verememektedir. Teknolojik ve ekonomik gelişmeler ile lineer düşünmeye başlayan ‘gelişmiş’ insanlar bunun bir sonucu olarak doğaya uyum sağlayan kültürlerden ve yapılardan uzaklaşarak, doğaya meydan okuyan kültürlere ve yapılara taşınmışlardır. ‘Ekolojik zihniyet yerini  endüstriyel zihniyete bırakmıştır’.  
·       Üzerinde yaşamakta olduğu gezegenin taşıma sınırını zorlayan gelişme histerisi...
·       Tüm sosyal, ekonomik ve ekolojik dengeleri temelinden sarsan zevkperestlik...
·       Lineer düşüncenin yok ettiği kültür ve ekolojik altyapı...  

İşte yapı biyolojisi ve ekolojisi, çöken bireysel mutluluklara ve toplumsal huzura bir reaksiyon olarak doğdu. İnsanın sevgiye susamışlığından... Ne yazık ki bir zorunluluk olarak... Yapı biyolojisi ve ekolojisi, insan-yapı-çevre üçgen-
-indeki yaşam döngüsünü  incelerken doğanın ve etkilerinin bir bütün olarak ele alınmasını öngörür. İnsanların birbirleriyle, çevreleriyle ve yapılarıyla olan ilişkileri dinamik bir sistem, yani bir ekosistem oluşturmaktadır. Günümüz yapılaşmasında planladığımız, örgütlediğimiz ve inşa ettiğimiz yapay çevreler bu ekosisteme uyum göstermemekte.
Oysa yapı doğanın bir parçasıdır, doğa ve insan ile kendi mikro ekosistemi çerçevesinde ilişki içerisi- ndedir. İşte bu yolda yeni entegrasyon yolları oluşturulmalıdır. Bu bağlamda: Her yapı ekolojik açıdan döngüleri içerisindeki yerini alabilmelidir. Hiçbir yapı biyolojik açıdan insan sağlığını olumsuz etkilememelidir.  

Endüstriyel çıkarlar doğrultusunda yapılaşan çevremiz, insan metabolizmasının biyolojik ihtiyaçlarına cevap verememeye başlamıştır. Yapılaşmada kapalı ortam hava kirleticilerinin konsantrasyonları ve elektromanyetik radyasyon giderek artmaktadır. Yapıdan kaynaklanan zararlı etkiler insan metabolizmasında birikmekte, vücudun direnme gücünü azaltmaktadır. Özellikle türleri giderek çoğalan yeni alerjilerin ortaya çıkması, kanserojen etkilerin hızla artması, salt insanlarda değil, varolma haklarına saygıyı eksik edemeyeceğimiz hayvan ve bitki türlerinin de bağışıklık sistemlerinin zorlandığının bir göstergesidir. Çoğalan kanser hücreleri gibi betonlaşmaktan - besin kirliliğine, orman ölümlerinden - enerji politikalarına...,  geleceğe devredilebilir bir yolda olduğumuz söylenemez.  Çevre ve insan sağlığının ön planda olduğu yapı biyolojisi ve ekolojisi ilkeleri doğrultusunda yapıları planlamak, örgütlemek ve malzeme seçimine gitmek, yani çevremizi bir bütünsellik içerisinde örgütleyerek sağlığımızı korumak ve iyileştirmek için ön tedbirler almış olmak, son derece akılcı, ancak alışılmışın dışında olan  bir algılama biçimidir. Endüstri tarafından bir engel olarak görülüp, ekonomik çıkarlar uğruna unutulmaya mahkum edilmiştir. Yaşantımızın yaklaşık olarak %90’ını kapalı yapay mekanlarda geçirdiğimize göre, ekosisteme ve insan doğasına uygun sağlıklı bir ortama en çok burada, yani yapılarda gereksinim duymalıyız.  ‘Varolmanın sorumluluğu, evrensel bütünlüğün öneminin kavranmasını gerektirir. Üzerinde yaşadığımız dünyamızda bu sorumluluğun bilincinde yapılaşmalıyız’.  

Yazan: And Akman

Ekolojik döngülere karşı betonlaşan statümüz

Eğer yapı sektörünün odağını, teknolojik - fiziksel - ekonomik ve betonlaşan  mimari ‘çıkarlar’ yerine, bedensel ve ruhsal sağlığıyla ‘insan’ alabilse, yapı biyolojisinin sektörünün tüm alanlarında kabul görmesi kendiliğinden olacaktı.   Oysa hem devlet yönetimince hem de kamusal araştırmacılar tarafından konunun ele alınması bile gereksiz görülmüş, hatta yapı biyolojisinin varoluşu kimi  akademisyen tarafından bile ortaçağa dönmekle eş anlamlı görülebilmiştir. Yapı biyolojisinin günümüzde kavram olarak tabana en fazla yayılabilmiş olduğu orta Avrupa’da bile durum 30 yıl önceki çevre koruma çalışmalarına benzemektedir. Coğrafyamızda ise yapı biyolojisi bir yana, çevrecilik kavramı bile ya özümsenmeden emekletilmeye çalışılmakta, ya da devlet tarafından ekonomik gelişmeyi engelleyen bir lüks olarak red edilmektedir.  Bugün yapı biyolojisi alanında ne ülkemizde ne de dünya genelinde en üretken ülke olan Almanya’daki üniversitelerde ya da kuruluşlarda bile, yapılaşma alanında araştırma yapan bir enstitü, bir biyolojik-hümanist-bilimler bölümü olmadığı gibi meslek okullarında da uzmanlaşma olanakları bulunmamaktadır. Yapı ve yerleşim olgumuzun içinde bulunduğu derin krize bir başka işaret de şudur: Son yıllarda yapılan sosyolojik araştırmaların neredeyse hepsi (Avrupa ölçeğinde binlerce araştırma) yapılaşmış çevrenin sosyal ve psikolojik önemini tamamen görmezlikten gelmiştir. Bu gerçeklerin ışığında mimarlığın, kamusal yapılaşmanın ve konut yerleşimlerinin  biraz duyarlı olan herkes tarafından artık bilinen kültürel çöküşüne karşı aciz kalacağımız gerçeği ortaya çıkmıyor mu?  

Piyasaya sürekli olarak yeni yapı malzemeleri, yapı donatım ekipmanları, mobilyalar vs. getirilmektedir. Bu ürünler özlü biyolojik ölçütler yerine, salt ekonomik-teknolojik ve fiziksel ölçütlere göre değerlendirilip, yüzyılımızın dini haline gelen reklamlarla tüketiciye ulaştırılmaktadır. Bu bağlamdaki belki de tek doğru, bir kobay haline gelen insanın ‘tüketici’ tanımlamasına indirgenmesi olsa gerek. Örgütlenen yeni yapılar, konut ve yerleşim alanları, beraberinde (dikkate alınmayan, bütünü öğretilmeyen) çok yönlü yeni sağlıksal etkileşimler getirir. Yapılaşma alanın jeolojik nitelikleri dikkate alınmamaktadır. En geniş kapsamı ile modern yapı sektörü, insanın dirimsel hedefi olan “bedensel-ruhsal ve toplumsal” refahını en yüksek düzeye ulaştırmaya çalışmak yerine bugün daha çok köstek olmak durumundadır. (World Health Organization, WHO’nun tanımlamasına göre)   Yapıların canlılar üzerindeki sağlıksal etkilerini inkar etmemek için bu tür ortam etkileri hakkında çok fazla bilgi sahibi olmaya herhalde gerek yoktur. Doğa bilimlerinin bilgi kuramına göre (özellikle biyolojinin ve etolojinin) her  canlı, mikro kapsamda (yapı, tabiat) ve makro kapsamda (iklim, atmosfer, evren) çevresinin bir ürünüdür ve bu çevre ile etkileşim içerisindedir.  Örneğin hava değişimlerinin (İstanbul’da lodos rüzgarının) insanın refah algılayışına olan etkileri!  Floranın ve hayvanların (ve kendisini dünyanın efendisi gören insan) iklime olan bağımlılıkları!  

İÇ MEKANDA SAĞLIĞIMIZI ETKİLEYEN FAKTÖRLER:  

Yaşantımızın %90’ını yapay yollardan oluşturulmuş konut, eğitim ve iş binalarında geçirdiğimize göre, bu yapay çevrelerin duvarlarının, tavanlarının, iç donanımlarının vs.  niteliklerini önemsemeliyiz. Bugün özellikle batı toplumlar-
ında üzerinde önemle durulan bir konu olan ‘sağlıksal tedbirlilik’ yani hastaları tedavi etmek zorunda kalmak yerine, başından hastalanmamak için önlemler almış olmaktır. Bu husus, betonlaşmanın olumsuz etkilerini ile beraber konut hastalıkları ve kapalı ortama bağlı sağlıksal etkilenimler de artık kanıtlanmış olduğundan, dikkate alınmalıdır. Bilimsel çalışmalara ve kanıtlara dayanan gerçekleri, ayrıntılara inmeden aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:    

·       Hayvanlar ve bitkiler üzerinde yapılan kapsamlı deneyler sonucunda yapısal- ve jeobiyolojik olumsuz ortam etkileri, hastalanmalara, kısırlığa, verim düşmesine, duyarlılığa ve yaşamsal beklentilerin azalmasına yol açmaktadır.  

·       Birçok araştırmacı bugüne kadar binlerce obje ve çalışma ile,  belli ortamlarda insan, hayvan ve bitkilerin hastalandığını kanıtlamışlardır.  

·       Hijyenik açıdan insanın saatte 30 - 60 m³ temiz havaya ihtiyacı olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Oysa günümüzdeki konutlarda, okullarda, iş yerlerinde, iç mekan yüzeyleri yeteri kadar nefes alamadığından (difüzyona kapalı)  bu ihtiyaç çok küçük bir oranda karşılanmaktadır. Neticede öncelikle nefes darlığı, yorgunluk, performans düşüklüğü, sağlıksal dispozisyon, zehirlenme vs. görülmektedir.  

·       ‘Modern!’ beton yapılarda oda havasındaki nem oranı %20 - 30 (kış aylarında) gibi, ekstrem sayılacak kadar düşük değerlerdedir. Sağlıklı bir iç mekanda nem oranı %40 - 60 arasındadır. Düşük nem oranı ile oluşan kuru hava özellikle soğuk algınlığı, astım, baş ağrısı ve halsizliğe yol açar.  

·       Tehlikeli kimyasallar ile üretilmiş olan çeşitli yapı malzemeleri, yapıştırıcılar, boya ve cilalar ile evlerde kullanılan temizlik maddelerinden sağlığa zararlı buharlar açığa çıkmaktadır.  

·       Günümüzde yapılarda yaygın olarak kullanılan bir çok yapı malzemesinin radyoaktif kirlilikleri, yeryüzündeki doğal ortam emisyonlarından kat kat fazladır. Bilindiği gibi bu alanda sağlığa zararlı olmayan, tolare edilir bir dozaj belirlemesi yoktur.  

·       Konutların, okulların, iş yerlerinin büyük çoğunluğunda, plastik maddelerin, sentetik reçineli cilaların vs. kullanımı, ayrıca elektrik tesisatının ve ekipmanının gerektiği kadar yalıtılmaması nedeniyle, sağlıksal sakıncaları olan tahrişsel bir elektroiklim (elektrostatik yükler, kutup evinimi, tek taraflı iyonizasyon, elektromanyetik alternatif alanlar vs.) bulunmaktadır. Metabolizmamızda sürekli stres yüklemesi yaratan bu kangren iç iklim, kendisini öncelikle yorgunluk, sinirsel yakınmalar ve kalp rahatsızlıkları şeklinde belli eder.  

·       Sağlığımız açısından ultraviyole ışığın varlığı son derece önemlidir. Bugün yapılarımızda kullandığımız pencere camları ise atmosferden gelen ültraviyole ışığı tamamına yakın bir oranda dışa yansıtmaktadır.  

·       Atmosfer ile bedenimizdeki hücre ve organlar arasındaki yaşamsal önemi olan yük değiş tokuşu-etkileşimi (havadaki iyon dengesi, havadaki doğal elektriksel alanlar, düşük frekanslı alternatif alanlar, arzi ve yersel mikro dalgalar), modern konutlarda önemli ölçüde aksamaktadır. Halsizlik, uyku düzensizlikleri, performans düşüklüğü,
kan dolaşımı aksaması, depresyon semptomlarının nedenleri aynı zamanda bu aksamalara da bağlanmaktadır.   

·       Psikologlar ve etnologlarca yapılan araştırmalara göre doğaya yabancı olan kütlesel ikametler ile giderek yaygınlaşan psikolojik-ruhsal hastalıklar arasında yakın bağlantılar vardır. Nezaketsizlik, sıkılma, kendi kabuğuna çekilme, nevroz, duygusuzluk, saldırganlık, bayağılık, depresyonlar gibi günlük hayatımızda artık kabullendiğimiz rahatsızlıkları çoğu kez bir hastalık olarak görmeyiz bile.  

·       Almanya’da yapılan istatistiklere göre ortam hastalıklarının artma oranı ile nüfus yoğunluğunun artma oranı aynı paralelliği göstermektedir (örneğin büyük şehirlerde hasta oranı, nüfusu 2000 den az olan yerleşim birimlerine göre % 60 daha fazladır).  

·       Yapı şekli ve kat sayısı sağlıksal etkiler açısından küçümsenmemesi gereken önemliliktedir. Kat sayısı arttıkça hastalanmaların sayısı da artmakta, beton apartman dairelerinde yaşayan insanlar müstakil bahçe içerisindeki bir
evde yaşayanlardan ~3 kat daha fazla hastalanmaktadırlar.  

Sağduyumuz bize bu gerçeklerin ciddiyetle ele alınmasının zorunlu olduğunu, köklü bir dönüşüme yol açması gerektiğini söylese de, yapı biyolojisini sağlığımızı muhafaza etmek konusunda ihtiyati bir faktör ve bir terapi olarak görebilecek seviyenin henüz daha çok uzağındayız. Bu bilgeliğe ulaşabilmek için öncelikle kamuoyunun aydınlatılması ve eğitim çalışmalarının yapılması şarttır.

Yazan: And Akman

İnsan- doğa ilişkisi

Doğa ile uyumlu yaşam, çevre duyarlılığı, özellikle genç kuşakları etkisi altına alıyor, dünya üzerinde yaygınlaşıyor.  Aslında, doğaya yabancılaşmaktan, ekonomiye yönlendirilmiş bir yaşam kurgusundan ve toplumsal özelleştirmeden üreyen bir karşı akım da sayılabilir. Aynı zamanda endüstri ile nüfus yoğunluğu olgularının beraberinde getirdiği olumsuzluklara ve hayal kırıklıklarına karşı bir cevap. Doğal, öğesel ve özünlü bu şuur yaratıcılıktan uzak bir memnunsuzluktan kaynaklanır. Esasen insancıl olan değerlerin arka plana itildiği fark edilmiştir; insan sürekli iktisadi ve politik bir faktör muamelesi görmekte, pazarlanmakta ve suiistimal edilmektedir.    

Eleştiriler öncelikle artan çevre yıkımına, (çevre vandalizmi demek daha doğru olur) ve doğal kaynakların sömürülmesine yönlenmektedir. Bu yanılgı, bilgi kuramınca tanımlandığında, sorunun temelde yaşamın, varolmanın korunması ve yok edilmesi olduğu sonucuna gelinmektedir. Bireyin ve insanlığın varolması bugün tehlikededir; bu en trajik açıklığı ile bugün erozyon ve orman ölümleri ile, herkesin görebileceği bir açıklıkta ortadadır. Yapı biyolojisinin oluşmasının ve gelişmesinin derinlemesine nedenleri işte insanlığın bu kapsamlı trajedisinde yatmaktadır. Çevre, insanı ve yapıları da kapsamakta olan bir sistemdir. Bu sistem bağlamında yapı biyolojisi sağlıklı ve uyumlu  habitatların gerçekleştirilmesini amaçlamaktadır. Dünya genelinde insan kaynaklı sorunları şöyle sıralayabiliriz:    

·       Çevre yıkımı (toprak, hava, su, iklim, flora ve fauna, ozon tabakasının yıkımı, atmosferin ısınması, asit yağmurları,
       çölleşme, toprak erozyonu, orman ölümleri ve kıyımları)
·       Doğasal yabancılaşma
·       Nüfus artışı
·       Büyük şehirlerde nüfus yoğunluğu
·       Sağlıksal trajedi
·       Ailevi değerlerin ve toplumsallığın çöküşü
·       Egoizm ve materyalizm
·       Fakirlik, açlık ve işsizlik - özellikle üçüncü dünya ülkelerinde yılda 5 yaşın altındaki 14 milyon çocuk yetersiz  
       beslenme ve çevre kirliliği sonucu ölmektedir
·       Sorumsuzluk ve etik-ahlaki yozlaşma
·       Kültürsüzlük
·       Kaybolan çevre bilinci ​  

Bu gerçeği gören insanların büyük bir çoğunluğu ise ne yazık ki durumdan gerekli sonuçları çıkarmamaktadır. Çizilen yüzeysel refah tablosu göz boyayıcı ve yanıltıcıdır. Bugün düzeylerine ulaşmak için çabaladığımız ‘gelişmiş!’ olarak adlandırılan ülkelerde yaşayan insanların % 90’ı zihinsel-ruhsal ve bedensel olarak ilaca ve tedaviye bağımlıdırlar, yani ‘hastadırlar’. Buradaki maddi zenginlik, teknolojik ve ekonomik gelişim neye yaramaktadır?       Bu gelişmişliğe birkaç örnek:    
·       2000 yılına kadar örneğin Almanya’da nüfus, göçler dikkate alınmadan yaklaşık olarak 6 milyon gerileyecektir (yaşlı
       nüfus ve sosyal bakım, tedarik problemleri).  
·       Buna paralel dünya nüfusu tehdit edici bir hızda artmaktadır (1987’den 2011 yılında kadar 2 milyar artarak 7
       milyara ulaşmıştır).  
·       Sanayileşmiş ülkelerde yaşayan insanların % 50’si kronik hastalıklar çekmektedir; % 98’i uzun vadeli sağlık
       sorunlarından ölmektedir.  
·       Kalp-tansiyon ve kanser ölümleri son 25 yıl içerisinde iki katına çıkmıştır; her iki kişiden biri bu nedenden
       ölmektedir.  
·       Endüstrileşmiş ülkelerde her dört kişiden biri kanser adayıdır.  
·       Gelişmiş ülkelerde nüfusun % 20’si psikolojik olarak hastadır, dünya genelinde bu ortalama sadece % 3
       civarındadır.  
·       1900 yılından günümüze 100’ün üzerinde omurgalı hayvan türünün soyu tüketilmiştir.  
·       Memeli hayvanların % 50’si ve 20000 bitki türü yok olma tehlikesi altındadır (buna insanı da dahil edemez miyiz ?).
       Bugün saatte bir tür yok olmaktadır, nesli bir daha geri gelmemek üzere tükenmektedir (bu sayı 1850 - 1950 yılları
       arasında yılda bir idi).       

       Yazan: And Akman

Doğada nedensellik- etkileşim

'Sadece hava, su ve zemin değil, oturma ve çalışma habitatımız da kangren olmuştur. Günümüzde bilimin, özelliklede etnolojinin kanıtladığı gibi, 'doğal olmayan bir hayat sahasına adapte olmak mümkün değildir’. İnsan -tüm evren gibi- kozmik bir evrimin ürünüdür; milyonlarca yılda doğal ve uyumlu bir çevrenin bir parçası olarak oluşmuş, gelişmiştir. Evrenin bu en gelişmiş canlısı -her zamandan çok bugün- kendisini yok olmaya mahkum kılan doğal düzenleri (Paracelsus’un zamanında gördüğü gibi) terk edecek imkan ve özgürlüklere sahiptir. Üzerinde yaşadığı gezegende ki sürdürülebilirliği ise bu imkan ve özgürlükleri nasıl kullanacağına bağlıdır.  Tesirlerin ve sonuçlarının büyük bir çoğunluğu bilinse de, günümüzde insanlığın bu büyük trajediyi görmediği yada kabullenmek istemediği gerçeği değişmemektedir. Üzerimize düşmekte olan çığ heryerde dar görüşlü, yararsız semptom çözümleri ile durdurulmaya çalışılmaktadır. Etkili olabilecek çözümlemelere gitmeden önce doğadaki nedenselliğin ve son derece karmaşık olan etkileşimlerin kavranması ve sürdürülebilirliğin içselleştirilmesi gerekmektedir ki, bu da hiç kolay değildir.    

·       Hastalıkların kaynağını oluşturan bir öge niteliğindeki yapıya, bu zihinsel kısırdöngü ve körlük içerisinde önemli bir pay düşmektedir.

Yapılaşan çevre, yaklaşık yarım yüzyıldır habitatımızda bize neredeyse farkettirmeden, yabancılaşan bir gövde olarak gelişti! 'Gelişmiş!' insan bugün ömrünün %90’ından fazlasını bu yabancı gövdelerin, yani yapıların himayesinde geçirmektedir. Aynı zaman diliminde, bu gelişmeye -çöküşe demek daha doğru olur-  paralel olarak biyolojik-ekolojik dengelerin bozulması ile artan hastalıklar, bir çığ gibi üzerimize gelmeye başlamıştır. Sonuç olarak alınmaya çalışılan önlemler bir yarar sağlamamıştır. Tıbbın ve sağlık bilimlerinin kapsamlı gayretleri, yaşam ve çalışma koşullarındaki düzelmeler, gerçekleştirilen çok yönlü reform hareketleri devede kulak gibidir. Etkili ve çözümsel olabilecek bir dönüşümün ve reorganizasyon çalışmalarının sonuca ulaşabilmesi için, içinde varolduğumuz sistemin, ilişkileri ve nedensellikleri açısından bir bütünsellik içerisinde kavranmış olması gerekir.  Bunlar, hiçbir şekilde materyel (ekonomik-teknik) olarak çözümlenemeyecek olan, aklın ürünü olan düşüncesel problem ve görevlerdir.   Krizin oluşumuna neden olan başlıca sebepler insanlığın bilgiliği, bilgeliğe tercih etmesi ve bu tercihin yol açtığı kültürel çöküştür.    

·       Ruhsuzluk  - zevkperestlik - külfetsizlik - egoizm - sorumsuzluk - hükmetme ve prestij sevdası - tekdüzenlilik - sömürgecilik - sevgisizlik vs…

·       Buna, biyolojik ve ekolojik sistemlerdeki bütünselliğin gerektiği kadar önemsenmediğini ve özünlü düşüncenin eksikliğini de ekleyebiliriz. İnsanın baş edemediği ve bizi her defasında nedensellik-etkilenim kısır döngüsüne yönelten bu kompleksi ‘cahillik’ da olarak tanımlayabiliriz. Bu temel sorunun çözülmesi sadece kültür ve eğitim alanlarındaki köklü reform çalışmaları ile olanaklıdır. En önemli kültürel etken olarak, evrimin ve buna bağlı olarak biyolojinin gerçekliliğinin bilincinde olmak, bu bilinç sayesinde doğa ile bütünleşmiş bir yaşantı sürdürmek, devre dışı bırakılmıştır. Endüstri topluluklarındaki mevcut eğitim sistemi, aklı özelleştirerek ve izole ederek bir hizmet mekanizması formasyonuna dönüştürmektedir. Holistik düşünme yeteneğini kaybeden (başından  zaten hiç bulamamış olan)  insan, böylece manipulasyona uğrayarak bir bilgisayar tekdüzeliğine indirgenmiş olmaktadır. Uygarlık ve bilgelik, duyarlılığımızın kütlive edilmesi ile, evrensel-oluşumsal düşünme, hissetme ve davranma ile mümkündür. Uygarlaşma ve bilgelik eğitimsel bir hedef olacak ise, humanizmanın, sevginin ve özgürlüğün kaynağını bu bütünsellikten almış bir sorumluluğu olduğunu unutmamak gerekir. İnsanın akıl ve ruh gelişimi için eğitilebilir olumlu nitelikleri yerine olumsuz nitelikleri öne çıkarılmıştır. Materyalist bir doyumun getirdiği sözde olgunluktan, bağımsız ve sorumluluk sahibi bir kişiliğe kadar eğitimimiz kısmen kasıtlı olarak, kısmen de bilinçsizce baltalanmıştır.

Ekonomik ve politik güçlerin sorumsuzca suiistimali ve insancıllıktan uzak çıkarcı düşünme eğilimi sonucunda kirlettiğimiz kültürümüz bizi bir uygarlık çıkmazına sürüklerken; doğruluğunun, gerçekliğinin sorgulanmasının gerektiği duyumsal tüketim mallarının tatmini ile, yani zevkperestliğin körüklediği bir gelişme histerisi ile, yaşamın anlamı materyalizmin düzeysizliğine indirgenmiştir. Bireyliğin kaybedilmesi, doğaya yabancılaşılması ve kültürsüzlük giderek artan bir yoğunlukta tabana yayılmakta, buna bir de olumsuz çevre etkileri eklenince toplumsal bir dejenerasyon ve çöküş kaçınılmaz hale gelmektedir. Özünü yitirmiş bir toplumun sürdürülebilir döngülerle gönüllü olarak bütünleşmesi ve dönüşmesi beklenemeyeceği gibi, bilge ve anlayışlı yönetimlerin  bulunmaması nedeniyle de, insanlığı bu yazgısı kaçınılmaz gibi gözükmektedir.     Geriye baktığımızda gördüğümüz durum nedir?    

·       Birincil hedef olan - mutlu, sağlıklı, hoşgörülü toplumsallıktan, iç ve dış uyumdan (önemli derecede yapı ve yerleşim alanlarında) - uzaklaşmış durumdayız. Yükseliş ve düşüşün bu çevrimi insanlık tarihinde değişik biçimlerle tekrarlanmıştır. İster sıcak savaşlar olsun, isterse üstü kapalı çıkar ve iktidar kavgaları olsun, insanlığı alçaltan, uygarlığı baltalayan etkileri açısından temelde aynı sonuçları meydana getirmiştir. İnsanın yaşama hakkını, özgürlüğünü, sağlığını ve şerefini koruma altına alan “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” bile bu trajedinin yanında ne yazık ki bir karikatür gibi kalmaktadır. Kaostan çıkış yolu ?  Teorik olarak tanımlamak kolay. Çözüm yolu olmayan bir çıkmaza soktuğumuzu zannettiğimiz nedensellik-etkilenim döngümüzü, alçakgönüllülük, zenginlik ve barış yönünde koparıp değiştirmek. İnsanlığın doruk noktaları olan, kişiliğimizin ve kültürümüzün geliştiği bu dönemleri ellerinden kaçırmayan az sayıda insan yada topluluk, bugün mutluluğu, uyumu, bedensel, ruhsal ve akli sağlığı, bir çıkış yolu olarak yakalayabilmişlerdir.     

Yazan: And Akman

Yapı doğa ilişkisi

Günümüzdeki modern yapı ve yerleşim gerçeği, özellikle endüstriyelleşmiş toplumların soğuk, materyalist, doğaya yabancılaşmış ve sadece entellektüel bir gelişme gösterebilmiş olduklarını yansıtmaktadır. Özellikle özünlü düşünebilen alternatif mimarlardan yükselen ardı arkası kesilmeyen eleştiriler ve haykırışlar 20. yüzyılın mimarlığını şöyle karakterize etmektedir:  

·       Endüstrileşme ile seri üretilen yapılaşma aslında bir yıkım oldu,
·       Anonim şablon mimarlığı,
·       Zorbalığa varan fonksiyonellik,
·       Monoton  bir kaos, kanser yapı,
·       Sermaye teşhiri,
·       Kültür kirlenmesi,
·       Kültür gösterisi olmak yerine dekoratif sanat sergilemek,
·       İnsanlık dışı mimarlık,
·       Görsel çevre kirliliği,  

Kaostan çıkış yolunu önlemeye çalışan -her nedense var olan- muhalefet çok güçlü olmasa da, günlük yaşantımızı biçimlendiren bu hayal kırıklığı ve memnunsuzluk, aslında pozitif bir gelişmeye yol açabilir. Sorunu yapı biyolojisi 
yardımıyla kavramaya ve yanıtlamaya çalışırken yapı sektöründeki kültürel çöküşün sosyolojik nedenleri üzerinde durmak daha akılcı olacaktır. Ekolojik döngüler içerisinde tekrar yerini almasını istediğimiz hastamızın hastamızın, yani yakın ve uzak çevremizin, tedavisi için öncelikle açık bir teşhis gereklidir. Maksadına uygun, başarılı reform çalışmaları gerek holistik bir görüş ile, gerekse  bütünsellik ile oluşabilecektir. Çarpıklığı kökünden yakalayıp, doğadaki ve beraber-inde yapılaşmadaki nedensellik-etkileşim bütünlüğünü döngünün son halkasına kadar düşünmek gerekmekte.
Planlı, realist ve fanatizmden uzak bir disiplin ile. Kentleşen insan, yaşantısının %90’ını doğal çevresi ile çelişen yapay ortamlarda geçirdiğinden, tümel psikosomatik bir iyileşmede özellikle inşaat sektörüne -üzerine düşen sorumluluk ve göstermesi gereken angajman açısından- önemli bir sorumluluk  düşmektedir. Doğal çevreler gibi, insanların inşa ettiği yapay çevreleri de bedensel ve kültürel sağlığımıza kavuşmamız, daha önemlisi sağlıklı kalmamız ve sağlığımızı kaybetmememiz için etkili, örnek mekanlar olarak düşünebiliriz.  

·       Yapı teknolojisi ve yapı ekonomisinden çıkış yolu, yapı biyolojisi ve yapı ekolojisidir. Yapısal oluşumların odağındaki insanın, sağlığı, erdemliliği ve ahlakı örgütlediği habitatları biçimlendirir. İnsan, doğa ve evren arasındaki uyum, 
ekolojik döngüler içerisinde yer almayan yabancı cisimler tarafından önlenmemelidir. Mimarların, yapı sahiplerinin, yapı malzemesi üreticilerinin, yapı ustalarının yanında, imar ile ilgili devlet dairelerine de, yapıların ve sitelerin planlanmasında, malzeme seçimlerinde ve ince yapı uygulamalarında önemli sorumluluklar düşmektedir.   Çeşitli
bilim dalları yapı-kültürünün oluşumuna disiplinler ötesi bir formasyon ile katkıda bulunabilmelidir. Canlılar ile yapılar arasındaki bütünsel ilişkileri ele alan bir öğreti olarak yapı biyolojisine düşen görev, disiplinler ötesi bir koordinasyon sağlamaktır. Mimarlar ve imar durumlarından sorumlu yetkililer yaşamsal sorumluluklarının hakkını verebilmeli ve ekolojik döngüler içersinde kendini bulan  insanın yeniden akli-ruhsal bir duyarlılığa açılımına katkıda bulunma-lıdırlar. Dayanışma içerisindeki gayretler ile, insancıl ve uyumlu bir mimarlığa doğru, geleceğe yönelik bir dönüşüm yakalanabilir.  

Yazan: And Akman

Eskişehir enerji evi

İnovasyon meraklısı, soru sormayı seven insanları içine çeken, buradan öğrenebilecekleri olan ve düşünceyi paylaşabilecekleri bir yapı nasıl olmalıdır? Aynı zamanda günümüzün görsel çevre kirliliğine karşı bir duruşu da üstlenen ve kendisini ekolojik döngüler içine olabildiğince entegre eden bir yapı tasarımlamaya çalışıldı ‘Eskişehir Enerji Evi’nde.   Yapının tasarımını, Eskişehir Belediyesi için eds-architecture gerçekleştirdi ve bölgedeki eğitim kurumları ile sivil toplum örgütlerinin, sosyal ve sanat etkinliklerini gerçekleştirebilecekleri çok amaçlı bir merkez olması hedeflendi. Burada aynı zamanda çocuklar, gençler ve yetişkiner için enerji ve ekolojik dönüşüm odaklı atölyeler düzenlenecek. Bu bağlamda yapının üstleneceği görevi, sürdürülebilirliği ve ekolojik döngüleri kendi kütlesi üzerinden göstermesi  ve hissettirmesidir.  Yani paradigma değişimini başlatacak bir ‘diyalog evi’ olması  hedefleniyor.     

Bunun gerçekleşmesi ve yaşaması için üç olgu üzerinde yoğunlaştı düşüncelerimiz. Bunlar, yerine ait insanın, yerine ait sosyal bir yaşantıda ve yerine ait bir yapıda bir arada olması. Üçünün aynı topoğrafyada olması durumunda da bütünsellikten söz etmeye başlayabiliyoruz ki, bu doğruda gelişen ve şeklini bulan Eskişeyir enerji evini en yalın haliyle “toprağın yükselerek ışığı içine alması” olarak tanımlayabiliriz.   Geleceğin enerji kaynaklarının sürdürülebilir kaynaklar olması ne kadar kaçınılmaz olursa olsun, aslında daha önemlisi geleceğin enerji tüketim alışkanlıklarıdır. Çünkü en temiz enerji her zaman tüketilmemiş olan enerjidir. Doğayı yıpratmayan, ekolojik döngülere müdahale etmeyen en etkin yöntem budur. Yapıya da bu gözle baktığımızda, üretmemiz gereken çözümün ‘enerji tüketmeyen’ bir çözüm olması gerekmektedir. Yani aktif bir iklimlendirme teknolojisi uygulamadan iç mekan havasının pasif yoldan sadece yapının formu ve malzeme bileşenleri sayesinde kışın sıcak, yazın ise serin kalabilmesi anlamına gelir bu.    

Gelecek nesillere bunun olabilirliğini göstermek amacıyla tasarımlanan Eskişehir enerji evinin tasarımına ‘yeri’ ile başlandı. Kentin batısında ki, teknoloji parkına yapılması planlandı ve haftiyat toprağının kerpiç duvar yapımına uygunluğu saptandı. Binanın hafriyatından çıkan toprak ile inşaa edilmesi sayesinde hem gömülü enerji döngüsü desteklenmekte hem de iç iklim dengesi sağlanmaktadır.   Yapı, topoğrafyasının iklim özellikleri bakımından kuzey/güney eksenine konumlandırıldı ve büyük cam cephesi ışığı kontrol etmek ve yazın aşırı ısınmayı önlemek için kuzeye bakıyor. Bölgede doğu ve batı yönlerinde olan hakim rüzgara ise 50 cm kalınlığında ki kerpiç tromb duvarı ile kapatıldı. Bu duvarların 100 cm önlerinde ise sera etkisi ile iklimlendirmeyi sağlayan cam cepheler bulunuyor. Karkas sisteminin aslında özgün bir ahşap mimari örneği olduğu ilk bakışta görünmeyen binanın çatısı dahil taşıyıcı sistemi lamine ahşap kolon ve kirişlerden oluşuyor ve çatısı için ise sedum bitki örtüsü ile kapatılmış toprak bir dam düşünüldü. Bir yandan gezinti alanı da olan bu dam ağır toprak kütlesi sayesinde iç ortamdaki iklim dengesini destekliyor.   Özgül kütleleri yaklaşık 30 ton ağırlığında olması sayesinde ısı depolama kapasiteleri çok yüksek olacak Tromb duvarları yaz ve kış iki farkı etki ve sirkülasyon ile çalışmaktadır. Kış aylarında doğu ve batı cephelerine yatay düşen güneş, önündeki cam cephe sayesinde sera etkisiyle duvarları ısıtmaktadır. Kerpiç  duvarlar da ısı depolama kapasiteleri sayesinde bu sıcaklığı kaybetmeden iç mekana ışınım olarak aktarırlar. Yaz aylarında ise tromb duvarlarının önündeki cam cephe aşırı ısınmayı önleyen bir ısı perdesi oluşturulmaktadır. Bu cephenin altında, toprağın içinden geçen hava kanallarında ki serin havanın üst menfezlere verilerek yaratılan hava akımı ile gerçekleşmektedir. Eskişehir’in geceleri serinleyen karasal iklimi de bu ısınmamayı ayrıca desteklemektedir. Böylelikle iç yüzeyi yaz aylarında ısınmayan bu iki tromb duvarı, ve aynı şekilde özgül kütlesi ağır toprak dam sayesinde yapı, yaz aylarında klima gerekmeden konforlu bir iklim özelliği gösterir.  

Tek katlı bu binanın kademeli zemininin %70’i yüzeyin altında olup, burada yaz/kış sabit sıcaklıkta ki yeraltının ısısından da sirkülasyon kanalları ile faydalanır. Pasif enerji döngüsü bakımından amacımız, yapının gömülü enerji dediğimiz, üretimi için tüketilen enerjinin minimumda tutulması ki, ahşap mimari ve kerpiç bunu en destekleyen hammaddeler.
Ikincisi, ömrü süresince kendi kendine yetmesi, yani pasif çözümlerle kışın kendi kendine ısınması ve yazın aynı şekilde serin kalması. Üçüncü olarak da, bir gün ömrünü tamamladığında doğaya enerji tüketmeden geri dönebilmesi.   Eskişehir enerji evi bizce, formun fonksiyonu takip ettiği, fonksiyonun da bütünsel ekolojik bakıştan hareket ettiği bir vizyon evidir.

Yapı insan ilişkisi

Evimiz, yuvamız bir yapı-organizması olarak algılanmalıdır. Evimizi, yuvamızı üçüncü bir deri, bize en yakın yaşamsal çevre olarak tanımlamak da somut ve doğru olur. Bu üç tanımlama ile bize en yakın çevre olan yapı ile ne kadar sıkı sıkıya bideştiğimiz ve tüm yönleriyle bağımlı olduğumuz, açıkça anlaşılmaktadır.   Tanımsal olarak yapı biyolojisi, insan ile yapılaştığı çevre arasındaki bütünsel ilişkilerin öğretisidir. Burada tanımlamanın odak noktasını bütünsellik olgusu, yani holistik düşünce oluşturmaktadır. Güncelliğimize şekil veren problemlerin çözümlenebilmeleri için, tüm bilgi dağarcığımızın tümel ve bütünsel bir kavuşma içerisinde olabilmesi ve mevcut holistik bilgi kuramını uygulamaya aktarabilmesi gerekmektedir.   Yapı biyolojisi teriminin geniş ve manevi anlamı, kavramı oluşturan kelimelerin
anlamsal açılımlarına baktığımızda gördüğümüz yakınlıklar ile ayrıca karşımıza çıkmaktadır. Biyolojinin (canlılar) ve yapılaşmanın (yerleşim çevresi) bütün alanları, loji”nin (logos-deyi) yönlendirmesi altında disiplinler arası bir giriftlik göstermektedir. “Logos” Herakleitos’un felsefesinde varlığın yasası, evrensel zorunluluk; Hegel’in sisteminde kavram, akıl, mutlak ruh’tur.    Disiplin olarak yapı biyolojisi, kültürel-biyolojik bir anlam içerir, kapsamı sınırlı olmayan, daha çok disiplinler ötesi niteliktedir.  

Holizmin ve aklın hegamonyasında insan ve kültür, yapılaşmanın ve yerleşmenin odağını oluştururlar. Bio-lojik ilkelerin eksikliği nedeniyle öğesel yerleşim gereksinimleri yeterince karşılanamadığı takdirde, yapı kültürü ve sanatı çöker, yapılaşma basitleşir, ruhsuzlaşır, sorumsuzlaşır. İnsanın bedensel ve ruhsal olarak içinde kuruduğu ve köreldiği mevcut koşular, tıkanmışlığımızı tüm açıklığı ile bize yaşatmaktadır.   Yunanca’dan gelen heceler olan logos, arch (başlangıç)  ve ur birbirlerine akrabadırlar. Aynı paralellikte Biyologie, Architektur (mimarlık) ve Kultur (kültür) kavramlarıda. Yaşamın orijini ve bütünlüğü, yaratılışın kuralı bu kavramlar ile ifade bulmaktadır. Bu bağlamda mimar (Architekt) fail ve eser sahibidir, asli bir yaratıcıdır.   Yazar ve mimar Otto Bartning bu konuda şöyle diyor:   “Biz mimarlara da, özgürlüğümüz için gerekli cesaret ve yapılaşmak için gerekli güç, sadece sevgi ile yaratıcı bir çaba içerisindeki insanın bu temel misyonuna olan düşkünlüğünden ve dingin bağlılığından gelmektedir”.  

Günümüzde güvenli bir çevreye, yaşantımızın tüm dönemlerindeki gelişmelerin doğadan ve biyolojiden kopuk olmamasına duyulan özlem, tarihin hiç bir döneminde bu kadar fazla olmamıştır. “Doğa kendisini insana değil, insan kendisini doğaya göre yönlendirir” temel gereği altında günümüzde biyolojik yapılaşma ve yaşam, gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Bu doğrultuda yapı biyolojisinin temel ilkelerinden beklentilerimiz ne olmalıdır? Bunlar: Yapıların ve yerleşim alanlarının hastalıklara ve çevre kirliliğine ne denli sebebiyet verdiklerini araştırıp belirlemek. Bu belirlilikler doğrultusunda çevre sağlığı ve insan sağlığına yönelik alternatif yapı, kent tasarımları ve yapı detayları geliştirmek ve yapı malzemelerine biyolojik bir eleştiri getirmek biçiminde özetlenebilir. Sağlıklı, mutlu  bir yaşantı için, iç ve dış uyum için belirleyici olan, doğasal - insancıl bir yerleşim çevresidir.  Böylelikle biyolojik yapılaşma ve yerleşim giderek artan ölçüde anlam kazanmış olur. Eksikliği halinde ise hepimizin hedefi olan bedensel, ruhsal ve toplumsal refah mükemmelliğine ulaşamayız.   Bu ideali bugün ne yazık ki çok uzaktan seyretmekteyiz. Mutsuzluk ve ümitsizlik uygar dünyayı sardığı gibi, çevre-kaos, sağlıksal felaketler, soykırımı ve nesil tükenmesi, kalabalık-stres, kültürel çöküş, kanser hücreleri gibi oluşan konutlar, günlük yaşantımızda bize eşlik eder oldu. Yüzeydeki maddesel refah ile yetinen birçoğumuz buna alıştı, yoruldu ve kayıtsızlaştı.   Sadece teknokratik bazda işleyebilen bir yapının değeri ne olabilir?

Nesnel gelişmelerin doruk noktasına, tinselliğimizi harcayarak ulaştığımızda, bu refahın ve görüntünün anlamı ne olacaktır? Bugun pek de itiraz edemeyeceğimiz bu gerçeğimize bir cevap ya da arayış olarak ele aldığımız yapı biyolojisinin ve ekolojisinin temel ilke ve amaclarını  ise şöyle düşünebiliriz.   Amaçlar:  

o   yapıyı ve yerleşim olgusunu, hastalıklara neden olan ve çevreyi tahrip eden bir faktör olarak ortaya koymak,
o   yapısal çevrenin, global çevrecilik hareketleri içerisindeki elemanter önemliliğini aktarmak,
o   bir taraftan yapı / yerleşim, diğer taraftan da sağlık / refah / hastalık  arasındaki yakın ilişkileri göstermek,
o   eğitim ve bilim, ekonomik, politik, idari ve sağlık kurul ve organların konuya yönelik sorumluluklarına dikkatlerini
    çekmek,
o   yapı-biyolojik bilgilerin tabana yayılmasını sağalmak, o   konuya duyarlı, geniş görüşlü kişileri dayanışmaya çağırmak, o   inşaat piyasasında tüketicilere yapı malzemeleri ve uygulamaları konularında  objektif bir danışman olmak,
o   yerleşim ve imar alanlarının yoğunlaştığı bölgelerdeki konsantrasyon sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak,
o   biyoloji ile ekolojinin biçimlendirdiği gerçek bir yapı-kültürünün, aynı zamanda toplumsal bir eğitim olarak gelişmesi 
    için fikir vermek, o   yaşamayı ve yerleşmeyi daha insancıl kılmak için, yaşam koşullarının düzelmesine yardımcı
    olmak ve insanı yapı olgusunun odağına yerleştirmek, o   araştırmalar ile uygulamalar arasında aracı olmak.

Yazan: And Akman

Mimarlık / Felsefe

Yapay yaşam alanları yaratma sürecinin ortasında mimar ve onun tasarım çalışması varsa, bu sürecin sonu, mekanın somut olarak karşımızda durduğu andır. Süreç ise ‘düşünce' ile başlar. Mimar, disiplinler ötesi bu sürecin odak ya da çıkış noktası gibi görünse de, aslında bir takım oyuncusudur ve doğru yerde doğru takım arkadaşları ile sonuca ulaşabilir. Bu bağlamda yapay fiziki ortam, yani yapı yaratma sürecinin başı olan ‘düşünce’ için ilk takım arkadaşı 'felsefe'dir. 'Düşünür'dür. Günümüzde, sebep verecekleri sosyolojik, kültürel değişimleri düşünmeden, çoklukla artık sadece teknokratik bazda işleyebilen yapılar ve mekanlar yaratıldığından, mimari çalışmalarımızda felsefecinin düşüncesinden, onun yapıyı ve mekanı irdeleme şeklinden öğreneceklerimiz kaçınılmazdır.

Mimar gözlüğünden bakacak olursak bugün beton çağının bize kazandırdıklarını açıklamak, sadece siyah ve beyazı anlatmakla sınırlanıyor. Oysa günümüz yapılaşmasının yaratacağı endişe verici sonuçlar apaçık ortada olduğu ve bunların doğruluğunun sorgulanmasının mutlak gerekliliği herkesçe kabul edildiği halde; yine aynı mimar, bütünselliği sonu gelmeyecek düşünsel bir analiz olarak değerlendirip, belki gereken zamanı da ayıramadığı için buna yer vermeyebiliyor. Pragmatik analiz ve yol gösterimi alışkanlığı bütünü görmeye engel olabildiğinden dolayı; bütüne yaklaşma, işimizi anlama ve kavrama yolunun başında mekanı “felsefe”’ ile anlamaya çalışmak geliyor.

Yazan:  And Akman

Alerjik hastalıkların kaynağı olarak yapı

İnsanın refah algıları önemli ölçüde soluduğu havanın kalitesine bağımlıdır. Kendi mikro İklimi içerisinde sirküle ederken antijenler ile zenginleşen iç mekandaki solunmuş hava, solumamız için bize tekrar tekrar döndükçe, oksijen oranı da giderek düşer. Doğada hava sürekli temizlenmekte ve yenilenmektedir. Doğada kullanılan metabolizmaların uğradıkları madde değişimi yaşamın bir kuralı olup, her organın yaşaması ya da ölmesi bu madde değişimine bağlıdır. Tıpkı alerjilere yol açan antijenlerde olduğu gibi, varoluşları bu koşullara bağlıdır, yani bize en çok temas ettikleri insan eliyle inşa edilmiş fiziki ortama, yapılara bağlıdır. Temiz havanın fizyolojik açıdan uygun bir bakteri florası vardır, iyonları optimal ölçüdedir, bünyesinde zararlı antijen koşulları barındırmaz. İnsanın refah algıları önemli ölçüde soluduğu havanın kalitesine bağımlıdır. Kendi mikro iklimi içerisinde sirküle ederken antijenler ile zenginleşen iç mekandaki solunmuş hava, solumamız için bize tekrar tekrar döndükçe, oksijen oranı da giderek düşer. Bu kısır döngünün sonucunda insan ve mekanı paylaşan diğer canlılar zehirlenebilir, hücre yenilemeleri yavaşlar, alerjiler artar.

Alerji nedir?

‘Alerji’ kelimesi Yunanca “allos” (diğer) ve “ergon” (iş) sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.
Alerji herhangi bir madde ile karşılaşan ve ona karşı duyarlı -hassas- hale gelen bir insanın, aynı madde ile daha sonra yeniden karşılaştığında vücudunun bu olaya aşırı tepki göstermesi durumudur. İnsan vücuduna çeşitli yollarla giren ve kanda kendine özgü karşıt bir madde oluşturan yabancı maddelere antijen denir. Bu antijen bir alerjiye yol açarsa o zaman bu antijene allerjen denir.

Böcek, besin, ilaç, hayvan gibi etkenlerin yanında, en sık rastlanan alerjenlerin başında ise çevresel (aero) alerjenler, yani ev tozu akarları, polenler ve küf mantarları gelir. Bu bağlamda diyebiliriz ki en sık allerjik hastalıklara yol açan alerjenler çevreseldir ki, bunun da %90’ı kapalı ortam kaynaklıdır. En sık rastlanan ev içi çevresel alerjen ev tozu akarı ve küf alerjenleridir. En sık rastlanan ev dışı çevresel alerjenleri ise polenlerdir.

Ev tozu akarları

Ev tozu akarları Mite adı da verilen akarlar gözle görülmeyen, ancak mikroskop altında görülebilen, 0.1 - 0.5 mm çapında küçük canlılardır. Yaşamaları için ideal koşullar 20-30°C sıcaklık, %60-70 arası nemdir. İnsanların dökülen deri hücreleri, saç, kıl, kepekten ve diğer organik maddelerden beslenirler. Ne kadar temiz olursa olsun her evde bulunan ev tozu akarlarının en yoğun olarak üredikleri yerler insanların yatakları (ideal nem, sıcaklık ve besin nedeniyle), yastık, yorgan, halı dipleri ve kumaş kaplı mobilyalardır. Bir gram ev tozu içinde 100-500 adeti canlı olmak üzere, yaklaşık olarak 19.000 akar bulunur.

Akarların en önemli alerjen kaynağı dışkılarıdır. Bir akar günde ortalama 20 kez dışkılar ve 100 akar haftada 2 mikro gram alerjen üretir. 1 gram ev tozunda 2 mikrogramın üzerinde akar alerjeni bulunması alerji gelişimi için risk faktörü ve 10 mikrogramın üzerinde bulunması ise, astım atağı için risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Akarlar deriden dökülen ölü hücrelerle beslenirler. Akarların buralara bıraktıkları dışkıları zamanla kuruyarak ince toz haline geçer ve bu ince toz solunum yoluyla alınınca allerjik bünyeli kişilerde şikayetlere neden olur. Akarların vücut proteinleri ve dışkıları allerjik özelliktedir. Akarların nemin % 50'nin altında olduğu yerlerde ve 60 derece ısının üzerinde yaşama şansları azalır.

En sık ev içi alerjenleri oldukları için ve her zaman ortamda bulundukları için yıl boyu alerji yaparlar. Tabi ki ev içinde ve kapalı ortamda geçirilen birim zamanın arttığı kış mevsimlerinde daha çok allerjik hastalık bulgusuna yol açarlar. Kış aylarında artan alerjik durumun yapıdan kaynaklanan önemli bir nedeni ise yapıların ısıtma sistemleridir. Konutlarda yaygın bir şekilde uygulanan pencere altlarına yerleştirilmiş radyatörler ve her türlü konveksiyon, yani sıcak havayı üfleyen sistemler, alerjik ortamı arttırmaktadır. Bu ısıtma yöntemlerinde solunan toz zerreciklerinin günlerce havada asılı kaldıkları bilinmektedir.

Küf mantarları

Küf mantarları Küf mantarları; sıcak, rutubetli ve karanlık ortamlarda ürerler. Allerjik hastalıklara, küflerin spor ismi verilen ve solunum havasına karışan küçük tanecikleri neden olurlar. Alerji yaratan küflerin birçoğu sonbaharın ilk günlerinde daha çok üremektedirler.

Küfler, doğada çok bol bulunsada ‘uygar’ insan artık doğada az bulunduğundan bundan etkileşimini neredeyse göz ardı edebiliriz. Toprakta, saman, tohum, hububat ve ağaçlarda çok miktarda küf olsa da insan ile teması minimumdur. Dolayısıyla küfün bize temas ettiği ‘cağdaş’ yaşam alanı kapalı mekanlardır, evlerdir, binalardır. Küfler, güneş görmeyen yerlerde daha iyi ürerler. Küfler, polenlerin aksine soluduğumuz havada tüm yıl boyunca bulunurlar. Binlerce türü olan küflerin sadece bazıları alerjiye neden olur.

Bunlar içinde en iyi tanınanları aspergillus, cladosporium, alternaria, mukor ve penicillum’dur. Küfler, evlerde banyolarda ıslak zeminler, duşlar, banyo örtüleri, kirli ve ıslak çamaşırda klima ve nemlendirici cihazlar üzerinde çöp kaplarında, bulaşıkta, halılarda, bodrum ve tavan arası gibi karanlık ortamlarda oluşurlar. Küf mantarlarından kurtulmak için evlerde havalandırmanın arttırılması; banyo ve mutfakta havalandırma sağlayan aspiratörlerin kullanılması; evde klima varsa, filtresinin düzenli aralıklarla temizlenmesi gibi çözümler geçici olarak fayda sağlasa da semptom tedavisinden öteye gitmezler. Asıl yapılması gereken, küfün baştan oluşamaması için düşünülecek tasarım ve uygulama detayları ile bunların yapı fiziğine uygun doğru uygulanmasıdır.

Küf mantarları yapılarımıza kimi yerde detayı düşünülmemiş projeler nedeniyle, kimi yerde inşaat maliyetlerinden kısmak için, kimi yerde de işçilik baştan savma uygulandığı için girmektedir. Sebep olduğu hastalıkların tedavisi için uğraşmayı tercih etmek etmek ise sadece öngörüsüzlüktür, cahilliktir.  

Yapı biyolojisi perspektifinden neler yapabiliriz?

Günümüzde kentsel fiziki ortamlar ve içindeki hava, bünyesindeki alerjenler bakımından kırsal alanlara oranla ~100 kat daha kapalı olduğundan, bahçeler, koruluklar, kısa ve yüksek bitkiler, açık toprak zeminler ve uygun yapı malzemeleri ile regenerasyonlarına öncelikle ihtiyaç vardır. Bu bağlamda;

•   Doğal zemin emiciliğini asfaltlama ve betonlaşma ile önlemeyip, yeşil alanlı bir yerleştirim politikası sürdürülebilir. 
•   Sürekli havalandırma doğal yollarla sağlanabilir. Gaz difüzyonunu sağlayan bodrum döşemelerinin, duvarların ve
   çatıların geçirgenliğinin birer hava filtresi vazifesi görmelerinden faydalanılabilir.
•   Ahşap, kerpiç, kiremit, kireç, yün, mantar, kokoselyafı gibi, higroskopik olan ve difüzyonu sağlayan yapı malzemeleri
   kullanılabilir. Bu malzemelerin büyük iç yüzeyleri sayesinde (örneğin 1cm³ ahşapta 200m²) havadaki zararlı
   maddelerin ve gazların filtre edip nötürleyici özelliğe dönüşmeleri sağlanabilir.
•  Açık gözenekli yüzey uygulama malzemeleri (boyalar, cilalar, vs.) seçilebilir. Bitki özlü boyalar, balmumu ve reçineler,      üzerine sürüldükleri malzemelerin gözeneklerini tam olarak kapamadıklarından difüzyonu önlemezler, ayrıca hoş
  kokarlar. 
•   İç mekanlar çiçekler ve bitkiler, yapı çevreleri de çalılar ve ağaçlarla yeşillendirilebilir. Optimal sağlıklı bir hava  
    kalitesi, büyük doğa-organizması dünyanın (yapılar ve malzemeleri dahil), insanlar, canlılar, flora ve fauna ile ortak
    sembiyozu sonucu mümkündür. Bu tasvir sadece normal şartlar için geçerli olup, bugünkü gelişim histerimiz devam
    ettiği sürece gerçekleşemeyecektir. Şu anda, çocuklarımızın kaçınılmaz olarak gereksinim duyacakları, yenilenebilir
    hava filtreleri olan sığınaklara doğru, cahilce ilerliyoruz.

Yazan: And Akman

Kerpiç yapının dikotomisi

Yapı Organizması 

Hiç bir yapı kerpiç kadar himayeci, kerpiç kadar tinsel ve dolayısıyla çağdaş değildir. Ama aynı zamanda hiç bir yapı kerpiç kadar terkedilmişliği de görüntüleyememektedir. Işte bu nedenden kerpiç’i gezegenimizde bu dikotomiyi en iyi temsil eden yapı organizması olarak düşünebiliriz. Kerpiç mimarlığın dikotomisi içinde var olan ilişkiler, düşünme, topoğrafya ve tasarım üzerinden aranabilir, ortaya çıkartılabilir. Bu kesişen noktalardan yaşama dair birtakım cevaplara ulaşılabilir ve geleceğin cağdaş yapısı ile yerleşim olgusuna ışık tutabilir. Kerpiç mimarisinin yaşam döngüsü bu bağlamda birçok noktalarda ekolojik, kültürel ve sosyolojik kesişmelerin tanığı olduğundan, öğretileri bütünseldir. Kerpiç çok farklı özellikler içinde barındıran bir kavramdır. Kullanım yerlerine göre de farklı anlamlar taşıyabilmektedir. Bu kavramın diğer önemli bir özelliği, bilgilerimize etki yapması, özellikle tarih içeren bilginin içeriğini biçimleyebilmesidir.

Zaman ve onu kullanarak tanımlanan “tarih”, “kronoloji”, “eski eser” gibi kavramlar, bilginin içeriğini belirlemede etkin bir konumda bulunmaktadırlar. Kepiç yapının ölçülebilen özelliği dolayısıyla nesnel bir yönü vardır. Nesnelerin zamana bağlı olarak ölçülen yaşları kadar biyolojik özellikleri de herkes için geçerli nesnel değerlerdir. Ancak bu değerlendirme zamanın ölçüm birimi gibi nesnel değerler yerine, kişiye göre veya toplumsal dönüşümlere göre, değişen anlamlara sahip olabilir. Nitekim bir anne için bebeğinin sıcaklığı, kaloriferin sıcaklığından çok farklı anlam taşır. Yani önemli olan ölçülen değer değil, bazı durumlarda bu değerin yarattığı hissiyattır. Kerpiç yapı da, bilinen diğer mimari yapım yöntemleri gibi nesnel olarak ölçülebilir olsa da, yerine göre farklı anlamlar taşıyan ve kişiye, topluma veya çağa göre içeriğinin bir taraftan en korunduğu, diğer taraftan da en değiştiği bir içeriğe sahiptir.

Başka hiç bir yapı malzemesi bu ikiliği, yani dikotomiyi bu kadar doğru sembolize etmemektedir. Mimari bir eser için kerpiç kavramı tek başına o nesneye bir anlam ve değer katabilir. Dolayısıyla kerpiç kavramı birbirine karşıt özellikleri beraberce kapsayabilmektedir: yani hem son derece nesnel, hem de son derece öznel özellikleri içinde barındırmaktadır. Bu durumda, kerpiç’in  niçin ve hangi özellikleri dolayısıyla bu gibi karşıtlıkları içinde barındırdığı takip etmek ve anlamak son derece önemlidir. Böyle bir çokluk, kerpiç’in çeşitli tür ve yöntemleri olduğu dikkate alınarak çözülmek istenilebilir. Nitekim kerpiç en azından, fiziksel, biyolojik ve tinsel olarak ayırmak, yani en az üç farklı anlam türünden söz etmek mümkündür. Bu üç farklı “anlam” birbirinden bağımsızdır; yani birini diğerine indirgemek (veya birini diğerinden türetmek) ne mümkündür ne de doğrudur. Kerpiç’i değerlendirmek için nesnel bir ölçü birimin kullanılması, dikotomileri arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Diğer bir ifadeyle, bu üç zamanın birbirinden bağımsız olması ve birbirlerinden farklı özelliklere sahip olması, fiziksel zamanın objektif olarak ölçülebilme özelliğinin diğer türler için de geçerli olması anlamına gelmemektedir.Nitekim kerpiç yapının tinselliği yapının bilinçaltımıza bıraktığı izler kadar kişinin içinde bulunduğu ruh durumuna da bağlıdır. 

Biyolojik açıdan bakıldığında ise, bir yönüyle organizma duygusudur; bünyesinde olup bitenlerin, onun birtakım özelliklerinin farkına varılmasıdır.Kerpiç’in fiziksel duruşu ile tinsel bulunuşu arasındaki fark, “an” kavramında da açık olarak görülebilir, hissedilebilir. Çağdaş dediğimiz betonarme binaların fiziksel varoluşlarında, yaşanılan ve farkına varılan anlamında bir “an” kavramından söz etmek neredeyse imkansızdır. Saatin, yaşanan, içinde bulunduğumuz ve farkına vardığımız ‘an’ı değil de, bize sadece geçen süreyi bildirmesi gibidir bu. Oysa ‘an’ bize ait olan, bilincimiz ile farkına varılabilen bir süredir. Kerpicin tinsel etkisi, ten kadar ruha dokunuşu ile geçen süre içinde hissettikleri, o geçen sürenin öznel ölçüsüdür; hiç bir yapı malzemesi kerpiç kadar o yaşam diliminin şekillendirememiştir, iz bırakmamıştır.

Terkedilmişliği görüntülemek 

Terkedilmişlik ve çağdaşlık, her ikisi de kavramlardan yola çıkarak bir sonuca ulaşmaya çalışırlar. Bunları düşünürüz ve bunları ifade edebilmek için birtakım araçlar kullanırız ve bir anlam bulmaya çabalarız. ‘Yapısal çevremiz’ bu araçların belki de en iz bırakanıdır ve aslında bizi sürekli bir şeylerin üzerine düşünmeye çağırır. İşte ‘kerpiç mimarlığın dikotomisi’ de, yaşama dair taşıdığı izler ve koruduğu mütevazilik bakımından eşsiz bir anlamdadır ve bizi düşünceye davet eder. Kültür varlıkları, tarihi nesneler ve de kerpiç yapılar, geçmişte kalmış sıradan varlıklar değildirler. Çünkü bizler için çeşitli değerlerle yüklüdürler. Ne var ki bu değerler tek tip değildirler. Bu değerler birbirlerini tamamlayabilecekleri gibi, birbirleriyle bağdaşmayan özelliklerde de olabilirler. 

Günümüzde özellikle kırsalda  ne yazık ki artık sadece terkedilmişliğini görüntüleyebildiğimiz kerpiç yapıların  sahip oldukları bu farklı değerlerin çağdaşlıkla ilişkilendirilmesi dikotomik gibi görünse de, yanlış bir ilişkilendirme olmayacaktır. Bu bağlamda farklı kronolojik yapı anlayışlarının farklı düşüncelere davet zemini yarattığını; veya farklı kronolojik yaşamalanı anlayışları ile farklı tarih anlayışları arasında ilişki kurmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bu ilişkinin kerpiç yapı ve malzemesi üzerinden kurulması durumunda ise karşılaştığımız görsel tablo,  yani fiziki ortam, bir yandan terkedilmişliğin görüntülenmesi, diğer yandan günümüz cağdaş örneklerinin duruşu ile dikkati çekmektedir. Kabul etmemiz gerekir ki, zamanın her anında bir organizma olma özelliğini kaybetmemiş ve günümüzde de bu özelliğini koruyan kerpiç’in bu performansı hiç bir yapı malzemesine benzememektedir.

Düşünceye davet 

Kerpiç yapı, düşüncelerin ve yaşama ait kavramlara dair soruların ‘mekan’ ile ortaya koyulduğu bir alan olabilir. Teknokratik mimarlığın ise bunu yakalaması oldukça zordur ki, çoklukla tasarlanan şeylerin inşaa etme yoluyla gerçekliğe dönüştüğü bir kütleden öteye gidememektedirler. Yaşam alanlarını tasarımlarken kendimize birtakım şeyleri sorun ederiz ve bu dert edindiklerimizin üzerine gideriz.  Dert edinilenler soyut veya somut kavramlar olabilse de günümüzün  teknolojik yaklaşımında genellikle soyut kavramlardır bunlar. Oysa ki yapısal planlama mevzusuna daha ilk anda bir biçimsel yaklaşımla girmek çarpık bir sonuca ulaşılmasına neden olabilir. Bir somut yargıya ulaşmadan, müdahalede bulunmadan önce mutlaka sorun edilen kavramlar üzerine düşünülmelidir.

Kronolojik olarak kerpiç yapıya bakışın tanımının veya algılanış biçiminin, kültürlere göre değiştiği; farklı kültürlerin zaman ile ilgili yorumlarının da farklı olduğu, bu farkın ise toplumsal olayların farklı şekillerde anlamlandırılmasına yol açtığı bilinmektedir. Yaşam alanlarını ve yapılarını döngüsel olarak tasarlayan kültürler, kötü olayların geçmişte de benzerlerinin yaşandığına ve her türlü olayın çevrimin bir parçası olduğuna inanmaktadırlar. Böylece her türlü felaketi bu çevrim içinde bir basamak gibi algılamaktadırlar. Günümüzde özellikle batı toplumları için zaman, lineer bir şekilde ileriye doğru ve tersine dönmez bir şekilde akmaktadır; yani zamanda ve dolayısıyla yaşanan olaylarda bir geri dönüş yoktur. Mimari bir yapının kendisi anlatabilse, tek tek bireyleriyle yaşanmış zamanın dikotomik öyküsü çıkar karşımıza. 

Muhtemelen ‘ben ve içimdekiler’ şeklinde adlandırılacak olan bu öykünün yazarı yapıdır. Kerpiç yapıya ilişkin öykünün yazarı insan olduğunda ise, adına ‘çağdaşlık ile terkedilmişlik’ diyecektir. Buradan da görüldüğü gibi dikotomiyi ikilik olarak değil, ikilikler olarak çoğaltmak mümkündür.  Kerpiç yapılar, sürekli gelişen, ilerleyen ve bir daha geri dönüşü olmayan bir çağdaşlık örneği olarak ta görülebilirler. Buradaki tasarım, bireyin onu tasarlayışından ötedir. Zamana mal edilmeyip an’a ait olmak; ya da hem an’ı hem zamansızlığı temsil edebilmek gibi dikotomiler de yaratıyor kerpiç yapı. Bu çokkavramlılığa bir ilave olarak da kerpiç yapıların kişisel ve toplumsal dinamiklerin ötesinde ‘yerine ait’ birer organizma olduklarını kabul etmemiz gerekir.Kerpiç mimarlığın bir değerinin olabilmesi için, şimdi içinde geçmiş ve geleceğin birlikteliğinden oluşan bir zaman anlayışına sahip olunması gereklidir. Kerpiç yapılar artık varolmayan geçmişle birlikte yok olsalardı onlara herhangi bir değer atfetmek de şüphesiz mümkün olmayacaktı. Yani diyebiliriz ki kerpiç mimari gösterdiği dikotomik özellikleri sayesinde günümüzün muhakkak en çok tartışılan, ama belki de en çağdaş mekan ve yaşam alanları yaratma yöntemleri arasındadır. 

Kerpiç yapının çarpıcı bir şekilde sembolize ettiği sürekli bir ilerleme ve bu ilerlemenin var ettiği terkedilmişlik bir yanda, geçmişin bir şekilde varlığını sürdürmesi ve gelecekle birlikte ‘şimdi’ içinde bulunması bir dikotomi değil de ne olabilir? Dikotomiyi böylesine temsil eden bir yapı organizması olarakkerpiç’i kavramak,  geleceğin mimari hedeflerini ışık tutabilir ve metodlarının neler olabileceğini görmemizi sağlayabilir. Şekilci gelişim süreçleri yerine,  içselleşmeyle, özümsemeyle gelişen süreçlerin tabana yayılmasını sağlayabilir.

Yazan:  And Akman